insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Siyaseten Doğruculuk

Türkçeye “siyaseten doğruculuk” olarak çevrilebilecek “political correctness”, ırk, din, dil, cinsiyet, cinsel tercih, farklı dış görünüş, yaş, bedensel ya da zihinsel engellilik gibi nedenlere dayanarak yapılabilecek ayrımcılığı dilde ortadan kaldırmayı hedefler. Yukarıdaki nedenlerle, kişilerin kendilerini öteki hissetmemeleri, alınmamaları için doğru sözcükleri kullanmayı gerektirir. Çıkış noktasına ve amacına baktığımızda oldukça iyi niyetli bir girişimdir.

Kırk milletten insanın yaşadığı Amerika bu konuyu en ciddiye alan ülkelerden biri. Kele kel, kısaya kısa, fakire fakir diyemeyen Amerikalıların asıl dikkat ettikleri ise ırka, bir parça da dine dayanan ayrımcılık yapmamak. Zaten ayrımcılığın en tehlikelileri ırk ve din üzerinden yapılanları değil mi?

Kişiyi ötekileştirdiği düşünülen kelimeler yerine siyaseten doğru kelimeler üretiliyor Amerika’da. “Zenci” yerine “Afrikalı Amerikalı” gibi. Doğru ifadelerin ne olduğunu bilip bunları kullanmak ise her Amerikalının görevi. Ancak bu durum göründüğü kadar kolay değil. Bir anda bakıyorsunuz ki siyaseten doğru olduğunu düşündüğünüz bir ifade de artık yanlış olabiliyor. Türetilen ifadeler yeteri kadar siyaseten doğru gelmeyince hemen yerine yenisi türetiliyor çünkü. İyi bir Amerikalıya düşense doğru ifadeleri günü gününe takip edip siyaseten hatalı duruma düşmemek. En iyi kaynaksa medya, özellikle televizyon diyor bu konuyu konuştuğum Amerikalı arkadaşlarım.  

Bu konuda hassas olanlar, siyaseten doğru olmaya çalışanlar zaten egemen ve çoğunluktaki gruptan olanlar genellikle. Hadi en zararsız örnekten gidelim. Kel olan insana kel demenin ayıp olacağını düşünen, örneğimizdeki egemen ve güçlü gruba ait saçlı insanlar, aslında şunu demek istiyorlar sanki. “Sen kel olduğun için utanılacak, üzülünecek bir durumdasın, benim saçım var, tuzum kuru. Bunu senin yüzüne vurmamak için kel yerine farklı bir kelime kullanacağım.” Kel hala kel, ne değişti? Dezavantajlı durumda olanların koşullarını iyileştirmedikten sonra onlara daha nazik kelimelerle seslenmek için çaba göstermek ayrımcılığın altını daha da kalın çizmek değil mi?

Amerika, yıllar içinde epeyce yol almış olsa da ülkede hala ırka, milliyete ve etnik kökene dayalı ağır bir ayrımcılık var ne yazık ki. Kimsenin kolay kolay dile getirmediği ama herkesin bildiği bir kast sistemine göre sıralanıyor Meksikalı, Afrikalı Amerikalı, Beyaz, Çinli, Çin dışındaki diğer Uzak Doğulu. (Bu ırkçı yaklaşımın bir parçası olmamak adına karışık bir sırada yazdım yukarıdaki grupları.) Kendini tanımlayabilmek için her grup altındakileri acımasızca küçük görüyor, eziyor. Ezilenin başkalarını ezmeyeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. O da başkalarını ezerek, küçük görerek kendi intikamını alıyor. Sınıf atlamak için ait oldukları gruptan yüksek olduğunu düşündükleri gruplardaki insanlarla ilişki kurmak istiyorlar. Zenciler, kendilerinden daha açık tenli zencilerle birlikte olmayı tercih ediyor.

Bizim ülkemizde de durum farklı değil, çoğunlukta olanlar azınlıktakileri acımasızca küçük görüyor, eziyor. “Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıklıdır.” diyerek bu konuda söylenebilecek en güzel sözlerden birini söyleyen ise "kendini bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görmek" zorunda bırakılıyor.   

Irkın ve milliyetin hala sınıf belirlediği Amerika’da siyaseten doğruculuk nasıl da anlamsız bir çabaya dönüşüyor. Kısa yerine “dikey olarak zorlanmış”, şişman yerine “farklı beden” fakir yerine “maddi olarak zorlanmış” ifadeleri de insanı gülümsetmekten başka bir işe yaramıyor.

Yukarıdaki örneklere bakıp siyaseten doğruculuk yolunda ipin ucunun kaçtığını söylemek abartılı olmaz sanırım. Ancak Amerikalılar kibar insanlar, bu işlere ondan bu kadar çok kafa yoruyorlar. Bizim böyle dertlerimiz olmadığı için rahatız. Ülkemizdeki farklı etnik köken, dil, din ya da mezhepleri yok sayıp adlarını bile anmadığımızdan siyaseten yanlış bir şey yapmıyor sayılırız. Kimi zaman da bu kelimeleri kendi anlamları dışında, çoğu kez de bu gruptan olmayanlara, hakaret ya da küfür niyetine söyleyip asıl anlamına vurgu yapmadığımızdan yine sorun yok diyebiliriz.

Not: “Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıklıdır.” sözü Hrant Dink’e aittir.


Ocak 2011 

New York’un Lezzetleri

Küçük dairelerinin küçük mutfaklarında yemek yapma alışkanlığı pek olmayan New Yorklular, kimi zaman da evde pişirmek dışarıdaki hesaplı alternatiflerden pahalı olabileceği için, genelde dışarıda yemeyi tercih ederler. New Yorkluların bu alışkanlığı ile birlikte yıllık ortalama 45 milyon olan turist sayısı şehirde yaklaşık 20.000 restoran olmasını açıklar sanırım.
New York’ta tüm dünya mutfaklarının en iyi örneklerini bulabilirsiniz demek yanlış olmaz. Zagat ve Michelin kitapçıkları restoran seçmek için iyi birer kaynaktır. İyi ve tercih edilen restoranlarda masaya oturmak için hatırı sayılır bir süre beklemek New York’ta adettendir, şikayet etmeyin. 
Farklı mutfakları tatmak isteyenlere bu yararlı kitapçıkları önerip bu yazıda ayaküstü atıştırılabilecek sokak lezzetlerinden bahsedeceğim.
Biz çocukken (70’lerin sonu, 80’lerin başı) sokakta yemek ayıp sayılırdı. Sanıyorum ağırlıklı olarak herkesin o yiyeceği alamayabileceği düşüncesinden yola çıkarak böyle düşünülürdü. Yavaş yavaş hızlı hayatın gereksinimleriyle, özellikle büyük şehirlerde artsa da hala sokakta, özellikle yürürken bir şeyler yemek çok yaygın değildir ülkemizde.
New York’ta kural olarak herkesin acelesi olduğundan ve sürekli bir yerlere yetişmek için koştuğundan sokakta yemek çoğu zaman zorunluluk haline geliyor. Hem pratik hem de ucuz bir şekilde karnını doyururken bir yandan da bir yerlere koşturan New Yorklulara zamanla alışıyorsunuz. Ama yürürken pizza, makarna ya da salata yiyen New Yorklulara özenmeye kalkmayın üstünüze döker, saçarsınız. New Yorkluların böyle kolaylıkla yiyebilmelerinin sebebi bu eğitimin onlara ilkokullarında zorunlu olarak verilmesindendir. Siz en iyisi hot dogla idare edin.
Popüler ayaküstü lezzetler ve mekan önerileri:

Hot Dog
Amerikalıların milli yiyeceği hot dog hızlı ve pratik bir öğün için iyi bir seçimdir. Sokaklardaki seyyar satıcılarda fiyatları bulunulan yerin turistik cazibesinin yüksekliğine göre değişkenlik gösterse de genelde uygundur. Bizdeki sosislere göre biraz daha baharatlı ve lezzetlidir. Sokak satıcıları dışında çok güzel hot dog yiyebileceğiniz iki adres:
Papaya King: Evime yakın olduğu için sık sık tercih ettiğim Papaya King bulunduğu yerinde 1931 yılından beri hizmet veriyor. Enfes hot doglarıyla birlikte ananastan papayaya egzotik doğal meyve suları da çok popüler. Adres: 86. Sokak ve 3. Cadde.
Gray’s Papaya: West Village’daki bu hot dogcu da çok tercih edilenlerdendir. Dikkatli Sex and the City izleyicileri, Carrie’nin ödül aldığı gece limuzin şoförünün onu götürdüğü restoran olduğunu hatırlayacaklardır. Adres: 8. Sokak ve 6. Cadde.

New York Pizza
Odun ateşinde pişeni makbul olan New York pizzaların bir dilimi bildiğimiz küçük boy bir pizzaya yakın büyüklükte olup oldukça ucuz, lezzetli ve doyurucu bir tercihtir. Genelde oldukça yağlı olduklarını da söylemem gerekir. Güzel pizza yenilebilecek birkaç yer önerisi:
Ray’s Pizza: New York’ta birden fazla bulunan ve hepsi en orijinal, en meşhur olduğunu iddia edenler içinde Astor Place’dekini seçmemin nedeni NYU’ya yakın olmasıydı. Neyse ki doğru seçim yapmışım, pizzaları çok lezzetlidir. Neredeyse NYU kampüsü içinde sayılabilecek bir yerde olduğu için de fiyatları çok makuldur. Adres: 2 St. Marks Pl
Artichoke Pizza: Tesadüfen bulduğum East Village’daki bu küçük pizzacının içinde oturacak yeri olmasa da kapısında her daim sıra vardır. Adı üstünde en meşhur pizzası enginarlı olanıdır ama diğerleri de tatmaya değerdir. Adres: 14. Sokak, 1. ve 2. Cadde arasında, East Village.

Bagel
Simitin yarıçapı küçüğü ama tombulu, tek başına yendiğinde pek yavan kalanıdır. Marketlerden alıp evde kendi zevkinize göre hazırlayabileceğiniz gibi bir bagelcıya girip siparişle de hazırlatabilirsiniz. Ancak bu durumda onlarca soruya cevap vermeye hazır olmalısınız. “İçine biraz peynir, biraz da domates koyun” gibi basit ifadelerle kurtulamazsınız. Bagelın ekmeğinden başlayarak her malzemede sonsuz seçenek içinden seçim yapmanız beklenir. Ne de olsa Amerika seçenekler ülkesidir.
Tal Bagels iyi bir seçimdir. Birçok yerde şubesi olsa da ben yine evime yakın olanının adresini vereyim ki sorularıyla beni delirten şakacı garsonla siz de tanışın. 86. Sokak, 1. ve 2. Caddeler arası.

New York Cheesecake
Meşhur New York cheesecakelerinin en güzellerini yiyebileceğiniz yer bana göre Junior’stır. Merkezi Brooklyn’de olsa da Times Square (45. sokakta, Broadway ve 8. caddenin arasında) ve Grand Central’da şubeleri bulunur. Porsiyonları bizim alışkın olduklarımıza göre o kadar büyüktür ki iki kişi için bile fazla gelebilir.

Magnolia Bakery
Bu pastanelerden birine giren her tatlı severi baştan çıkaracak kokular ile renk renk cupcakeler, pastalar ve tartlar muhteşemdir. Benim tercihim ise bu pastanelerin en meşhur ürünü olan banana pudingdir (muzlu puding). Şubelerinden birisi Yukarı Batı Yakası’nda Columbus Caddesi’nde bulunur. Sex and the City dizisinin bir bölümünde de gösterilen diğer şubesi de Greenwich Village’da Bleecker Caddesi’ndedir.

Turkish Kitchen
Bütün bunlardan sıkılıp “ille de Türk yemeği isterim” diyenler için ise önereceğim yer 3. Cadde’de 27 ve 28. Sokaklar arasındaki Turkish Kitchen’dır. Özellikle Pazar sabahları verilen brunchta zeytinyağlıdan kebaba, pilavdan çeşitli tatlılara her türlü Türk yemeği bulunur. Hayatımda en iyi içli köfteyi burada yediğimi söyleyebilirim. Özlem gidermek ya da yabancı arkadaşlarınıza Türk mutfağını tanıtmak için çok idealdir. 


Ocak 2011

Bir Fincan Joe

Birkaç Hollywood filmi seyretmiş olan herkes bilir; Amerikalılar bol bol kahve içerler. Evde, sokakta, arabada, ofiste, okulda, aklınıza gelebilecek her yerde. Bizim gibi, kahve içmenin keyifle, oturmayla ve uzun sohbetlerle eş tutulduğu bir kültürden gelenler için alışılmadık olsa da bir süre sonra insan kendini elinde sıcak kahve bardağıyla hızlı hızlı yürürken buluveriyor. Çünkü New York’ta hayat çok hızlıdır. New Yorklular için çoğu zaman oturarak kahve içecek zaman yoktur, zaten isteseler de Starbuckslar dışında oturarak kahve içecek yer de pek yoktur.

Amerika’nın birbiriyle rekabet içinde bulunan iki büyük kahve markası var. Birisi bizim de yakından tanıdığımız, Türkiye’de büyük şehirlerde neredeyse her köşe başında bulunan Starbucks. Diğeri ise yine Türkiye’de şubeleri bulunan ancak Starbucks kadar tutmamış Dunkin’ Donuts. Bunların haricinde Mc Donald’s, 7 Eleven gibi büyük zincirlerle birlikte nispeten küçük kahve dükkânları ile köşedeki bakkaldan sokaktaki seyyar büfelere kadar her yerde kahve bulmak mümkün.

Starbucks ve Dunkin’ Donuts iki büyük Amerikan markası olarak ve aynı zamanda başarılı pazarlama uygulamalarıyla sık sık NYU’daki pazarlama ve marka derslerimize de konu oluyorlar. Bu iki marka Amerikalıların gözünde neredeyse iki farklı uçta konumlanıyor. Starbucks’un sattığı gerçek kahve değil diyorlar, gerçek kahve için Donkin’ Donuts’a gitmelisiniz. Starbucks dükkânları eğlenceli, keyif ve rahatlama vaat ediyor. Dizüstü bilgisayarını, kitaplarını alan çalışmak için buralara gidiyor, oturup sohbet etmek, birini beklemek için ideal mekânlar. Starbucks’un en büyük eskisi ise fiyat politikası. Fiyatların Türkiye ile aşağı yukarı aynı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yaşanan son ekonomik krizden sonra New Yorklular satın aldıkları mal ya da hizmetlere ödedikleri tutarlar konusunda daha bilinçli ve duyarlı olmuşlar. Dolayısıyla kahve tercihinde de fiyat önemli bir rol oynuyor.

Amerikalılar bu kadar çok içtikleri kahveleri ile aslında pek de gurur duymuyorlar diyebilirim. NYU’da dersimize konuk olarak gelmiş pazarlama uzmanı Amerikalı bir konuşmacı sınıfta Türk ve Latin Amerikalı öğrencilerin olduğunu öğrenince, sizin kahvelerinizin yanında Amerikan kahvesinden bahsetmek haksızlık olur diyor. Bizim içtiğimiz kahve sizinkilerin yanında çamurdan farksız.

Sabah kahvaltısında Fransız avukat C. ile ben çay ısmarlarken Amerikalı arkadaşlarımız hemen atılıyorlar “Tabi ki çay içersiniz, siz Avrupalısınız”. Avrupalı olmak New York’ta bile çok ayrıcalıklı, Avrupa ile özdeşleştirilen her şey çok değerli.

Amerikalılar günlük konuşmada oldukça fazla deyim kullanıyorlar. Onlardan biri de Türkçe’de “benim tarzım değil, hoşlanmam” anlamına gelebilecek “not my cup of tea”. Amerikalı bir arkadaşıma siz fazla çay içmezsiniz ki, niye bu deyimde çay yerine kahve denilmemiş diye soruyorum. “Bilmem” diyor, “belki de daha havalı görünmek için.”

Son olarak bu yazının başlığının neden “bir fincan joe” olduğunu bilmeyenler için açıklayalım. Joe,  İngilizce kahve anlamına geliyor, ya da kahvenin takma adı.


Ocak 2011

Kime benziyoruz?

Avrupa’ya seyahat ya da iş için gittiğimde, Türkiye’de bir Avrupalı ile tanıştığımda sohbetin ilk cümlelerinden biri mutlaka şu olur: “Türk’e hiç benzemiyorsun.”
Ait olduğu toplumdan farklı bir dış görünüme sahip olan birçok insanın başına gelmiştir bu. Günümüzde, Uzakdoğulu uluslar gibi bazı istisnalar hariç, homojen görünümlü uluslardan bahsetmenin oldukça güç olduğunu düşünüyorum. Yine de o ulusu yakından tanımaya fırsatı olmuş kişilerin belleklerinde o ulusa dair ortalama bir dış görünüm şablonu oluşuyor. Özellikle kendi ülkelerinde Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı Batı Avrupalılarda Türklere ilişkin bazı şablonlar var.
İş nedeniyle başlayan arkadaşlığımızı daha sonra iş dışına da taşıyarak yakın arkadaş olduğumuz İngiliz L., birlikte çalıştığımız ilk altı ayın sonunda tesadüfen Müslüman olduğumu öğrenince küçük çaplı bir şok yaşamıştı. Dış görünümümle Türk’e benzemediğimden Müslüman da olamayacağıma kanaat getirmiş olmalı. Tabi bunda, L.’nin Müslümanlık hakkındaki sorularını, – oruç nasıl tutulur, namaz nasıl kılınır, vb.- bunları bizzat yapmadığım için 3. çoğul şahısla (İngilizce they) yanıtlayan benim de payım olabilir.
Son yıllarda iş nedeniyle birçok Hollandalı ile tanıştım, bazılarıyla yakın arkadaş da oldum. Onlardan biri sık sık şöyle der: “Sen benden daha Hollandalı görünüyorsun.” Başka bir Hollandalı arkadaşım ise birlikte çıktığımız iş seyahatlerinde yeni tanıştığımız insanlar sorduğunda ya da meraklı garsonlar, belki de kibar olmak için, nereden geldiğimizi öğrenmek istediklerinde benim milliyetimi tahmin ettirmeyi bir oyun haline getirmişti. Karşımızdaki kişi neredeyse bütün Avrupa’yı saydıktan sonra ben artık dayanamaz “Türk’üm” derdim. Hollandalı arkadaşım hemen eklerdi: ‘Hiç benzemiyor degil mi?”
Batı Avrupalıların biz Doğulu toplumların yabancı olduğu o müthiş özgüvenleri ve doğalarından gelen Batılı kibirleriyle yaptıkları bu tespitleri -belki Doğulu alınganlığıyla- şöyle değerlendiriyordum bir süredir. Seni ulusundan ayırarak övüyoruz, aslında sen bize benziyorsun diyerek seni yüceltiyoruz. Böylece bir taraftan beni övüp diğer taraftan ait olduğum topluluğu yerdiklerini hissediyordum.
New York’a giderken 60 milletin yaşadığı, kimsenin kimseye ve birbirine benzemediği bu şehirde kaldığım sürece artık bu sözü duymayacağımı düşünüyordum. Tabi bir de ortalama Amerikalılar için hep söylenen dünyada kendileri dışında başka uluslarla, dillerle ve coğrafyayla hiç ilgilenmemeleri vardı beni böyle düşünmeye sevk eden. (Yeri gelmişken yazayım Amerikalılar hakkındaki bu bilginin doğruluğunu, birkaç istisna dışında, bizzat deneyimleyerek öğrendim.)
New York’a vardığımda 83. sokakta 4 ay boyunca yaşayacağım evde, ev sahibem anahtarları teslim etmek ve evle ilgili gerekli bilgileri vermek için beni bekliyordu. Hoş geldin dedikten sonra ilk söylediği bu yazının konusu olan o meşhur cümle oldu. Neyse ki bundan sonraki birkaç istisna dışında tahmin ettiğim gibi oldu, bu cümleyi çok fazla duymadım. Belki de böylece bu gereksiz alınganlığımdan kurtuldum ve başıma gelenlere gülmeye başladım. Florida’ya, yıllardır görmediğim lise arkadaşımı ziyarete gittiğimde birlikte Türk arkadaşlarından birinin düğününe gittiğimizde olduğu gibi. Beni İngilizce selamlayan ve yıllardır Amerika’da yaşayan Türklere Türkçe karşılık verdiğimde çok şaşırdılar: “Aaa! Biz seni yabancı sandık.” 


Ocak 2011

Brezilyalı Çok Ünlü Film Yıldızı Bana Ne Dedi?

Rennert, New York’ta iki ay boyunca devam ettiğim dil okulu. New York’a geliş amacım olan NYU’daki ders saatlerim öğrenci vizesi almama yetmediğinden dil okuluna da devam etmek zorundayım. İlk başlarda homurdanarak gitsem de bu sınıfta çok keyifli sohbetler yapıyoruz, çok iyi arkadaşlar ediniyorum. Sınıf arkadaşlarım moda tasarımcısı, avukat, doktor gibi çeşitli mesleklerden ve çeşitli ülkelerden benim gibi öğrenci vizesine ihtiyaç duyan geçici New Yorklular.
Derslerim sabahtan öğlene kadar. Yine bir öğlen 16. kattaki sınıfımdan çıkıp o saatlerde genelde yoğun olan asansöre biniyorum. Ben ilk binenlerden biriyim ve acelesi olan öğrenciler hızla asansöre sığmaya çalışıyorlar. Bu sırada esmer, 30’larının başında ve oldukça yakışıklı biri, omzuna kolunu attığı bir kızla asansöre biniyor ve arkası bana dönük olarak tam önümde duruyor. Konuştuğu diğer kız asansöre binemiyor ama bizim yakışıklı ısrarlı, onu da çekiştirip içerideki herkesi sıkıştırarak asansöre bindiriyor. Bu çaba sırasında yakışıklının dirseğini oldukça sert bir şekilde midemde hissediyorum. Biraz bekliyorum, dönüp özür diler diye ama umurunda değil, biraz önce mideme giren dirseğinin ait olduğu kolunu asansöre yeni binen kızın omzuna atmış bile. Daralan alan nedeniyle de beni iyice sıkıştırmış durumda. Birine çarpıp özür dilememek, New York’ta pek alışılmış ya da kabul edilebilir bir durum değil. Trende, sokakta, mağazada, müzede en çok duyulan sözler “pardon, özür dilerim”. Kişisel mesafeye oldukça dikkat eden, temasın tacize girebileceği bilincine sahip New Yorklular bırakın çarpmayı, en küçük bir temasta dahi hemen özür diliyorlar. Bir dil okulunda öğrenci olduğu için New Yorklu olmadığını tahmin ediyorum bu yakışıklının ancak yabancısı da olsa bir süreliğine yaşadığı bir şehirde göre göre, duya duya kişisel mesafeye olan bu hoş duyarlılıktan nasibini almış olmasını umuyorum ama boşuna. Hafifçe omzuna dokunup biraz önce bana çarptığını, halen de beni sıkıştırdığını, biraz dikkatli olması gerektiğini söylüyorum, Omzunun üzerinden bana dönüp ukala bir tavırla “ben dikkatli biriyim” diyor, yanındaki kızlardan birine dönüp “değil miyim” diye de onaylatıyor. Bu hiç ummadığım cevap karşısında benim de susmaya niyetim yok. “O zaman daha dikkatli olman gerek sanırım” diyorum.  Yakışıklının az buçuk İngilizcesi daha fazla tartışmasına izin vermediğinden mi yoksa yanındaki iki kızın ve asansördeki yaklaşık on kişinin önünde bu şekilde uyarılmak istemediğinden mi bilmiyorum bir anda bana dönerek “sen aptal bir insansın” diyor. Ya da ağzından çıktığı şekliyle “You are a stupid person”. 
Karşımdakinin ya da benim, artık konuşarak bir yere varamayacağımızı anladığımız ama hala çok sinirli olduğumuzdan “aptal” diyerek farklı bir boyuta taşıdığımız bir konuşma herhalde en son ilkokul yıllarında başımdan geçtiğinden fena halde hazırlıksızım. Hem bu konuşma, yıllar öncesinde de kalsa antrenmanlı olduğum anadilimin dışında bir dilde gerçekleşiyor. Bu kısa şaşkınlık anında asansör de zemin kata ulaşıyor ve bana “aptal” diyen yakışıklı iki kolunun altında iki kızla çıkıp gidiyor.
Asansörde yaşadığım ve ancak ilkokul yıllarına ait olması gereken bu sahne beynimi de o yıllara götürüyor muhtemelen çünkü bütün öğleden sonra o sahneyi tekrar tekrar düşünüyorum, o sırada aklıma gelen güzel yanıtları veriyorum. Gece yatağa yatınca da uyumadan bir süre aklımı meşgul ediyor o gün yaşadıklarım.
Ertesi sabah, öğrenci sayısı dört ya da beşi geçmeyen sınıfımızda sabah kahvelerimizi içip sohbet ederken bir gün önce başıma gelen olayı anlatıyorum. Benden daha uzun süredir Rennert’te ders alan iki sınıf arkadaşım ve öğretmenimiz hemen kim olduğunu anlıyorlar bana aptal diyen kişinin. Brezilyalı çok ünlü film yıldızı! Kendini beğenmiş tavırlarından ve bana yaptığına benzer davranışlarından bütün okul yaka silkmiş film yıldızından. Brezilyalı sınıf arkadaşım mahcup bir tavırla özür diliyor benden, “O da Brezilyalı ben de, onun adına ben özür dilerim” diyor. Bu yaptığının karşılıksız kalmaması gerektiğine karar veriyoruz hep birlikte ve senaryolar üretmeye başlıyoruz, hepimiz çok heyecanlıyız. Yaş ortalaması 30’un üzerinde olan sınıfımızdan çıkan ceza önerilerini duyan hiç kimse bizim o yaşlarda olduğumuza inanamaz. Belki de hepimiz,  çocukluğun o rahatça ağız dalaşı yapılan, kavga edilen, küsülen ama hemen barışılan dünyasını özlüyoruz bir süreliğine.  Büyüdükçe daha politik oluyor ve dilimizi tutmayı öğreniyoruz. Ya da aklımızdakileri çocukluktaki gibi rahatça söylediğimizde sonuçlarının ne olacağını biliyor ve bunlara katlanıyoruz.
Üzerinden günler geçiyor, sınıfça ne yapacağımız da karar veremiyoruz, ben de bu tatsız olayı unutuyorum. Zaten bir daha da Brezilyalı çok ünlü film yıldızını görmüyorum ta ki okuldaki son haftamın Perşembe sabahına kadar. Sabah aynı asansöre biniyoruz, bu sefer asansör kalabalık değil, bizden başka iki üç kişi daha var. 16. katta iniyoruz, girişte soldaki ilk sınıf benim sınıfım. Sınıfın önünde yakalıyorum film yıldızını, “beni hatırladın mı” diyorum. “Tabi güzelim” deyip kolunu omzuma atmaya çalışıyor, bu adamın refleksi sanırım bu hareket. Kolunu itip “bana asansörde aptal demiştin” diyorum. O anda beni gerçekten hatırlıyor ve “şaka yapmıştım” diyor.  Yakışıklığını ve Brezilya’daki ününü okuldaki birçok kız üzerinde test etmenin güveniyle yine elini uzatıp sarılmaya çalışıyor bana. Bu sefer elini daha sert itip “kaç yaşındasın sen?” diyorum. Şaşırıyor, cevap vermesine fırsat vermeden “birine aptal demek ve sonra şaka yaptım demek ancak beş yaşında kabul edilebilir bir durumdur” diyorum. Brezilyalı çok ünlü film yıldızı iyice afallıyor, “özür dilerim, çok özür dilerim” diyerek sınıfına doğru yürüyor. Bizi sınıfın camından seyreden arkadaşlarımın alkışları eşliğinde kapıyı açıp sınıfa giriyorum. 


Ocak 2011

New Yorkluları Hiçbir Şey Şaşırtamaz

New Yorklular o kadar çok sıra dışı olaya tanık olurlar ki onları hiçbir şey şaşırtamaz derler. Ben de bir yerde okuduğum ya da bir dizide duyduğumu sandığım bu cümle aklımda gitmiştim New York’a. Hatta daha önce Amerika’da yaşamış arkadaşlarımdan birisi, “gidince 2 ay hiç yorum yapma sadece izle” demişti. Böyle hazırlıklı olarak gittiğim şehirdeki ilk günümde evin civarını keşfettikten sonra soluğu doğruca Central Parkta alıyorum.
Ocak ortası ancak New York’un o dondurucu soğukları henüz başlamamış. Keyif içinde yürürken birden sağ tarafımdan vücuduna tamamen yapışan fuşya rengi bir kıyafet giymiş birisi geçiyor. Görebildiğim kadarıyla bu kıyafet tüm kafasını da kaplıyor ve gözleri bile açıkta değil. Görebildiğim kadarıyla diyorum çünkü bildiğiniz gibi hazırlıklıydım, hiçbir şeye şaşırmayacaktım, dolayısıyla sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi sadece bir göz atıyorum. Bu fuşya adam durup çocuklu bir kadınla konuşmaya başlayınca ben de hemen sağa sapıp bu garip durumdan bir an önce kurtulmak istiyorum. Fuşya da konuşması bitince sağa sapıyor ve neredeyse yan yana yürümeye başlıyoruz ta ki o elinde kamera tutan bir kadının yanında duruncaya kadar. Kadın o sırada kafasındaki maskeyi çıkaran fuşyaya “bravo, çok başarılıydın” derken dönüp bana ve arkasındaki bankta oturan birkaç kişiye bir açıklama yapıyor: “İnsanların bu şekilde giyinen birini görünce nasıl tepki verdiklerini ölçmeye çalışıyorduk.”
Bu olaydan haftalar sonra NYU’dan Türk sınıf arkadaşlarımla ders çıkışı bir akşam Astor Place istasyonunda tren beklerken birden o sabah tanık olduğum bir olayı hatırlıyorum. Grand Central’da indiğim trene binmeye çalışan bir kadın kapıya sıkışmıştı ve can havliyle bağırıyordu. Kızlara anlattığımda kadına ne olduğunu soruyorlar doğal olarak. “Bilmiyorum” diyorum kendim de ancak o anda durumun garipliğinin farkına vararak. “Derse yetişecektim ve hızla merdivenlerden yukarı çıktım, ne olduğunu göremedim.” Bunca haftanın sonunda ben de baka baka New Yorklulara mı benzemiştim?


Ocak 2011